Murat Erdoğan: "Mültecilerle uyum içinde yaşamaktan başka çaremiz yok"

Avrupa Birliği Komisyonu, Aralık ayı ortalarında yaptığı açıklamada Türkiye’deki mültecilerin temel ihtiyaçlarının karşılanması ve mülteci çocukların eğitimleri için fon sağlayan iki programın genişletilip uzatıldığını belirtti.


Söz konusu programlar kapsamında Türkiye'de yaşayan mültecilere yönelik 2021 yılı içerisinde 485 milyon euro fon sağlanacağı ifade edildi. Açıklamada, sağlanacak fonla birlikte 1,8 milyon mültecinin ihtiyaçlarının karşılanacağı ve 700 binden fazla çocuğun da eğitimine destek sağlanacağı bildirildi. Türkiye’deki mültecilerin finansmanı ve AB’nin buna katkısını Türk-Alman Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. M. Murat Erdoğan’la konuştuk.


Röportaj: Mustafa Azizoğlu


Sayın Erdoğan, özellikle Suriyeliler olmak üzere Türkiye’de sayıları dört milyonu aşan mültecilerin ihtiyaçlarının finansmanında AB’nin rolü nedir?


Önce kısaca bu yardımın geçmişini hatırlayalım. Türkiye’yle AB arasında 2016 yılında mülteciler konusunda bir anlaşma yapıldı. Anlaşma aynı zamana geri kabul anlaşmasıyla da ilşkilendirildi. Bu anlaşmada AB ile üyelik müzakerelerinin devamı, gümrük birliğinin güncellenmesi, vizelerin kaldırılması gibi pek çok siyasi taahhütler de vardı. Ayrıca Türkiye’den yılda yaklaşık 70 bin mültecinin AB’ye yerleştirilmesinden söz ediliyordu. Ama bugüne kadar anlaşmanın çalışan tek kısmı mali işbirliği, yani AB’nin Türkiye’ye yaptığı para yardımı oldu. Avrupa Birliği ve Türkiye arasında 2016 yılında Türkiye’nin sunduğu bir ihtiyaç belgesi üzerinden bir şekillendirme yapıldı. Türkiye’nin talebi kadar olmasa da 4 yıl için 3+3 olmak üzere 6 milyar Euro gibi önemli bir kaynak taahhüt edildi. Eğitim alanında, sağlık alanında, ne kadar paraya ihtiyaç var, belediyeler için altyapı için, süreç yönetimi için ne kadar paraya ihtiyaç var bütün bunlar belirlendi ve Avrupa Birliği’nin kontrolü ile Türkiye’ye gönderildi. Aslında bu para karşılığında Türkiye’nin Avrupa’yı koruması, yani mültecileri Türkiye’den çıkarmaması istendi. Bu çok açık bir dışsallama politikasıydı ve hatta modern “push-back”di. Ama Türkiye, siyasi taahhütleri de dikkate alarak kabul etti.


Süreci sadece AB mi belirledi?


Türk tarafının bu konuda çok fazla bir inisiyatifi olamadı. Hem mülteciler konusu ciddi bir maliyet yaratıyor ve Türkiye’nin mali desteğe ihtiyacı vardı, hem AB Balkan rotasını kapatarak geçişleri bir ölçüde engellemişti, hem de Türkiye’deki politik ortam, AB ile bir anlaşmaya ihtiyaç yaratmıştı. Türkiye’ye “siz bu parayı amacı dışında kullanırsınız, bizim gözetimimiz olmasa olmaz" denilerek bütün proje alanları uluslararası kurumlar üzerinden gerçekleştirildi. Aslında bu işleri Birleşmiş Milletler kurumları yapıyordu. Ancak BM kurumları, süreç yönetimi masrafları nedeniyle yüzde 7 komisyon alıyorlardı. Bu Türkiye’de çok tartışma konusu oldu, Türkiye buna çok itiraz etti. Bunun üzerine bu oran yüzde 4’e düşürüldü ama bu sefer de BM kurumları sistemden çekildiler. Şimdi süreci Kızılhaç ve Kızılay Ortak Federasyonu ve Alman Kalkınma Ajansı GIZ gibi kurumlarca yönetiliyor.


Verilen yardımın içinde hangi kalemler var?


Sağlık harcamaları ve eğitim harcamaları bunların içerisindeki en önemli kalemler. Avrupa Birliği Türkiye’deki Suriyeliler ve diğer mülteciler için neredeyse tek kaynak sağlayıcı kurum haline geldi. Ve şu anda uzatılan yani yeni bir kaynak aktarılan kısım da tam da bununla ilgili. Sosyal uyum yardımları diye bilinen ama Türkiye’de Kızılaykart olarak tanınan bir program var. Bu program sayesinde Türkiye’de bir milyon 800 bin mülteciye ayda 120 tl para veriliyor. Türkiye’de sadece Suriyeli mültecilerin sayısı 3 milyon 640 bin. Bunun üzerine bir de Suriyeli olmayan mülteciler de var. Yani toplamda 4 milyon mülteci var, ancak bunların yalnızca bir milyon 800 binine AB kaynaklarıyla yardım yapılıyor. Bunun adı Kızılaykart olduğu için halk arasında bu parayı Türkiye devleti ödüyor gibi bir yaygın inanış var. Ama Türk devleti ile alakası yok tamamen Avrupa Birliği’nin sağladığı bir kaynakla yapılıyor bu yardım. Bir milyon 600 bin Suriyeli ve 200 bin de Suriyeli olmayan mülteciye yardım yapılıyor.


Peki eğitim konusunda hangi durumdayız?


Türkiye’de sadece Suriyeli mültecilerin zorunlu okul çağında olan 1 milyon 200 bin çocuğu var. Bunlar 5-17 yaş arası Türk yasalarına göre eğitim almaları zorunlu olan ve buna hakları olan çocuklar. Yani Türkiye’de bu yaşlar arasındaki yabancı çocukların statüsü ne olursa olsun okula kabul edilmeleri gerekir. Bu pratikte her zaman böyle uygulanmasa da böyle olması gerekiyor. Türkiye’de şu anda yaklaşık olarak 750 bin mülteci çocuk okullaştırıldı. Bunların dışında Suriyeli ve Suriyeli olmayan mültecilerin zorunlu okul çağında olup da okula gidemeyen 700 binden fazla çocuk var. Bu durum hem çocuklar için hem de ülkemizin geleceği için bir facia aslında. Bunların eğitim alanına kazandırılması gerekiyor. Bu eğitim alanı önemli problemli ve stratejik bir alan.


Neden stratejik bir alan?


Türkiye 2016’ya kadar bu çocukların geçici eğitim merkezi adı altındaki okullarda eğitim almasına imkan sağlamıştı. Buralarda Suriye müfredatı takip ediliyor ve Arapça eğitim yapılıyordu. Yani bu çocukların kısa bir süre sonra evlerine geri dönecekleri düşünülüyordu, amaç eğitimde kesinti olmasını engellemekti. Ama 2016’dan sonra hem AB, hem Türk tarafı bu çocukların artık geri dönecek hali olmadığını anladı ve bunlara Türkçe eğitim vermeye ve Türk devlet okullarına kabul etmeye karar verdi. Bu stratejik ve önemli bir karardı ve bir kırılma noktası anlamına geliyordu. Çünkü Türkçe eğitim alan çocuğun ailesi de daha yerleşik hale gelir. Kalıcılık eğilimi yükselir. Ama eğitim aynı zamanda bir maliyet alanıdır. Sizin çocuğunuz okula gittiğinde, devlete maliyeti yıllık 1.000 eurodur. Bunu devlet her sene kendisi açıklar. Öğretmene verilen maaş, okulun amortismanı, bina yapımı, dersliklerdeki akıllı tahta vs. Türkiye’de 750 bin mülteci çocuk okula gidiyor. Bu ne demek biliyor musunuz? Yıllık 750 milyon Euro demek. Yani Türkiye’nin bu çocuklar için bu kadar kaynak aktardığı anlamına geliyor. Bu konu Türkiye’de çok fazla tartışılmıyor. Farkında değil insanlar. Ama bu gerçekten olağanüstü büyük bir para. Yani 750 milyon Euro‘yu siz beş yılla çarpın. Bu para birkaç milyar Euro ediyor. Yani Avrupa Birliği’nden gelen paranın neredeyse yarısı sadece eğitim için şu ana kadar harcamış durumda.


O zaman Türkiye’ye çok da faydalı olmadı bu anlaşma?


Türkiye’de şu anda bu anlaşmanın devamı konusunda müthiş bir kafa karışıklığı var. AB 2016 yılında Türkiye ile böyle bir anlaşma yapmayı tercih ettiğinde müthiş bir telaş içindeydi. Anlaşma öncesinde Avrupa’ya günde iki-üç bin mülteci geçiyordu. Bir yıl içinde Türkiye’den Yunan adaları aracılığıyla Avrupa’ya geçen insanların sayısı 1 milyonu bulmuştu. Türkiye üzerine düşeni yaparak mülteci akışını durdurdu. Anlaşmadan sonra Türkiye’den geçişler minimal bir hale döndü. Avrupa Birliği ile Türkiye’nin bu konuda işbirliği yapması zorunlu. Son dönemde Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki siyasi ilişkiler gerilince mesela Şubat ayında Yunan sınırını açmamız gibi bazı olaylar yaşandı ve AB bundan rahatsız oldu. Bunun üzerine AB, Türkiye ve diğer çevre ülkeleri ile işbirliği yapmanın dışında, kendi sınırlarını daha sıkı korumaya karar verdi. Çünkü bu işbirliği aynı zamanda bir siyasi koza da dönüşebiliyor. Bunu Şubat ayında Pazarkule’de çok net biçimde gösterdiler. Sonuna kadar direneceğiz gerekirse insanlar ölsün dediler. Akdeniz’de olağanüstü önlemler aldılar. Hatta denizde yüzen duvarlar yapmak istiyorlar.


İlişkiler bundan sonra nasıl bir şekil alacak?


Avrupa Birliği’nin mülteci akışını engelleyebilmek için stratejisi Türkiye ile tam bir işbirliği yapmak yerine, Türkiye ile kısmi bir biçimde işbirliği yapıp kendini koruyacak mekanizmalar geliştirmek şekline dönüştü. Onun için kendi sınırlarını güçlendiriyorlar. AB’nin her sene en az 2-3 milyon AB dışından gelecek göçmene ihtiyacı var. Ama mülteci istemiyorlar. Nitelikli göçmene evet diyorlar ama mültecilerle ilgili her türlü mücadeleyi yapacaklarını, mültecilerin geldikleri ülkeleri ve transit ülkeleri kontrol etmeye çalışacaklarını belli ediyorlar. Şimdi böyle bir durumda Avrupa Birliği'nin Türkiye’ye yeniden 6 milyar euro vermesi mümkün değil mali olarak. Ama yine de bugüne kadar verilen parayı küçümsememek gerek. Zaten AB’den başka böyle bir kaynak oluşturan da yok. Ne Çin’den ne Rusya’dan ne ABD’den, ne de petrol zengini İslam ülkelerinden mali destek gelmiyor.


Dolayısıyla AB’nin bundan sonra ana çizgileri kendi sınırlarını korumak olacak ama bazı konularda Türkiye’nin yanında olacaklar. Bu konuların başında da eğitim ve sosyal yardım uyum programları geliyor. Avrupa Birliği için maliyeti çok küçük rakamlar bunlar. Bu mülteci AB sınırları içinde olsa, mesela Almanya’da olsa yıllık maliyeti 15 bin euro olacak. Almanya’daki Köln Üniversitesi’nin hesabı bu. AB, Türkiye’deki mülteciyi kendine 300 euroya mal etti. Bu kadar mülteci Türkiye’de değil AB’de olsaydı bu kadar zaman içinde 300 milyar euroya mal olurdu.


Konu sadece para da değil. AB bu kaynakla Türkiye’deki sorunun kendisine yaklaşmamasını da sağlıyor. Türkiye kendisine verilen paranın çok daha fazlasını AB’ye verecek durumda olsa bile bunu kabul etmezler. Diyelim ki Türkiye AB’ye yılda 20 milyar Euro versin, 10 sene de devam etsin bu desteğe, bunun karşılığında da Türkiye’deki mülteclerin sadece 1 milyonunu kabul etmelerini istesin, bunu kabul edebilir mi? Etmezler. Konu paranın ötesinde. Mültecilerin yarattığı sosyal, siyasi, ekonomik riskler var. Bunu kimse üstlenmek istemiyor. İnsan alalım ama biz seçelim istiyorlar. Mülteci dedin mi öcü görmüş gibi kaçıyorlar. Bunun için açık bir dışsallama politikası izliyorlar.


AB’nin tutumunda ne gibi farklılık var göçmenlerle mülteciler arasında?


Dünyanın her yerinde göçmenlerle mültecilere yönelik tavırlar farklıdır. Bunu bir fark etmeyen biz olduk. Yani biz mültecilere göçmen gibi davranıyoruz ve onlara uyum çalışması yapıyoruz. Dünyanın hiçbir ülkesinde mülteciler için uyum çalışması yapılmaz. Dünyada ne kadar kişi mülteci olarak kabul ediliyor biliyor musunuz? Bütün dünyada, toplam mülteci yerleştirme (resettelment) sayısı yılda 100 bin civarındadır. Mesela Kanada dünya şampiyonu şu anda, aldığı mülteci sayısı 25 bin. İngiltere geçenlerde bir tweet atmıştı, Avrupa’nın şampiyonuyuz biz diyorlar, yılda 5 bin yerleştirme yapıyorlar. Bunu mutlaka göz önünde tutmak lazım. Bu ülkeler mülteci söz konusu olduğunda olağanüstü bir güvenlikçi yaklaşımla yaklaşıyorlar. Çünkü kontrolsüz insani hareketliliklerin yönetilmesi çok zordur. Hele de bu milyonları aşan sayılarsa. Bunu ciddiye almak lazım. Sadece duygusal yaklaşımlar ve beylik sözlerle süreç yönetilemez. Siz göçmen aldığınızda, mesela Kanada yılda 350 bin göçmen alıyor, gayet de isteyerek alıyor her sene. Ama ne yapıyor bir kere ilk baştan önce ülkelerini çeşitlendiriyor. 5 bin kişi filanca ülkeden, 10 bin kişi falanca ülkeden gelsin diyor. Bunu neden yapıyor? Kaynakları çeşitlendirip kendisine ilerde bir risk oluşturmasını engellemek için. Mülteci alırken de BMMYK’dan istiyor. BMMYK göndereceği kişileri önceden mülakatlardan geçiriyor, durumları tespit ediliyor, kimliklendirilior vs. Sonra Kanada’ya ya da başka ülkeye Türkiye’den, Ürdün’den ya da Yunanistan’dan gönderildiğinde, Kanada kimin geleceğini biliyor. Yani herşey daha başından süzenlenmiş oluyor. Oysa siz bir anda sınırınızda milyonlarca insan bulduğunuzda, pek çok risk oluşuyor ve süreci yönetemiyorsunuz..


Türkiye’de mültecilere uyum çalışmaları yapılması yanlış mı bu durumda?


Uyum çalışmaları kalıclığı özendirir. Bu bağlamda risklidir. Onun için klasik göç ülkeleri dışındakiler sürecin başında uyum çalışması yapmazlar. Ama gitmeyecekleri anlaşılınca, o zaman başlarlar. Türkiye’deki Suriyeliler için uyum çalışması yaptığınız zaman aslında mültecilerin Türkiye’de kalıcılığını artırmış oluyorsunuz. Çocuğu okula giden ve Türkçe öğrenen bir aile zaten ayağını ciddi bir biçimde yere basmış oluyor. Peki bunu yapmasak? O çok daha facia bir şey. Kayıp kuşaklar yaratıyorsunuz ki bu orta ve uzun vadede daha büyük risk demektir. Dolayısıyla başka çareniz yok, uyum çalışmalarını yapmak zorundasınız. Bu da nasıl yapılacak? Dünyada Türkiye’deki kadar mülteci olup da uyum çalışması yapan bir ülke örneği yok. Mesela Lübnan’da da 1 milyon Suriyeli var, üstelik aynı dili konuşmalarına rağmen asla uyum çalışması yapmayacağız dediler, mülteciler kesinlikle gidecek dediler. Peki gittiler mi, gidemediler. Hala oradalar dolayısıyla bu işler bayağı karışık.


Bizdeki sıkıntı hükümetin bu işi başından beri Suriye’deki rejimin iktidardaki varlığı ile ilişkilendirmesi ve Esad giderse giderler diye düşünmesi oldu. Bu göç hareketlerinin çok küçümsenmesi demek. Tamam sınırların korunması zor, eskiden de zordu ama neden 2010’a kadar Türkiye’ye girişler kontrol edilebiliyordu da şimdi dünyanın en uzun duvarlrını yapmamıza rağmen olmuyor, bunu düşünmemiz lazım. İktidar, Esat giderse biz bunları göndeririz, muhalefet ise Esad ile anlaşırsak giderler diye düşünüyor. Oysa Türkiye’deki Suriyeliler için hayat çok başka bir yöne doğru gitti, hayat onlar için devam ediyor. Suriye’nin de riskleri kendi içinde devam ediyor. Bir diktatörden kaçan insanlar, o diktatör ne söz verirse versin, ona güvenip gidemezler. Bu hayat o kadar basit bir hayat değil. Dolayısıyla bundan sonraki süreç içinde Türkiye bu gerçeklikle yüzleşecek. Bundan sonraki politikalarını bunun üzerine bina edecek. Aslında bütün durumun özeti de bu. Bugünden sonra Suriye’de ne olursa olsun, Suriyelilerin gönüllü geri dönüşünü umut etmek bir hayal bence. Zorla göndermek de bir seçenek. Ama bunu uygulamak ne kadar mümkün, o da ayrı bir soru.


Suriyeli mülteciler geri dönmeyi düşünmüyor mu?


Bizim yaptığımız araştırmalarda “Geri dönmek istiyor musunuz” sorularına evet yanıtı verenlerin oranı yüzde 6 civarında. Asla gitmem diyenlerin oranı % 16’dan % 51’e çıktı iki senede. Eğer savaş biterse, bizim istediğimiz yönetim kurulursa gideriz diyorlar ama bunu diyenlerin oranı da 2017’de yüzde 60’dı. 2019’da yüzde 30’a düştü. Şu an yeni çalışmamızı yapıyoruz muhtemelen daha da düşecek. Bunlar sürpriz değil aslında. Artık oradaki iktidar değişikliği tek başına yetmez. İktidar değişti diyelim, peki oradaki hastaneyi kim yapacak? Çocuğunu nereye göndereceksin? Nerede tedavi olacaksın? Sokağa nasıl çıkacaksın? Gittiğinde oradaki iktidar iki gün sonra sana eziyet ederse kendini nasıl kurtaracaksın? Gittiğinde şu an Suriye’de yaşayanlar acaba sana nasıl bakacak? Dolayısıyla bu işler kolay değil. Bu bir gerçeklik, sevimsiz bir gerçeklik, ama eninde sonunda huzur içinde bir arada nasıl yaşayacağız, bunu bizim kendimizin araştırması gerekiyor. Bu bir tercih değil, kendi huzurumuz için bir zorunluluk.